Sosyal medyada sıkça karşılaştığımız görüntüler var; bu görüntüler zenginliğin ve yoksulluğun keskin sınırlarını gözler önüne seriyor. Barakalarda yaşayan insanlar, her yağmurda evlerinin sular altında kalma korkusunu taşıyanlar, ayakkabısız kalan çocuklar… Bir de “Hayalin var mı?” sorusuna “Kahvaltılık” yanıtını veren çocuklar var. Tüm bunların arasında çaresiz kalan anneler, toplumun göz ardı ettiği bir gerçekliğin yüzleri.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Ankara’nın kenar mahallelerinde yaşanan bu trajedileri görmezden gelerek, Bosch’un Anneler Günü reklamı üzerinden bir tartışma başlattı. Bu reklamda yer alan, başı açık ve seküler kadınların, evcil hayvanlarından “oğlum” diye bahsetmesi üzerine Bakan Göktaş, anneliğin bir iletişim kurgusu değil, geleceğin taşıyıcısı olduğunu savundu. RTÜK Başkanı Mehmet Daniş de bu konuda açıklamalar yaptı ve aile yapısının temel unsurlarını vurgulayarak, farklı tanımlamaların hayatın doğal akışına aykırı olduğunu belirtti.
Annelik meselesine girmeden önce, bazı gerçeklere bir göz atmakta fayda var. Türkiye’de geniş tanımlı olarak 13 milyon işsiz bulunuyor. Çalışanlar arasında maaşını alamayanlar, asgari ücretle geçinmekte zorlananlar ve kredi kartlarına yüklenenler sayılara yansıyor. 2026 yılı itibarıyla, yaklaşık 42,4 milyon kişi bankalara kredi veya kredi kartı borçlusu durumunda. Bu verilerin arka planında ise, Müge Anlı ve Esra Erol gibi programlardan duyduğumuz çarpıcı hikayeler yatıyor: Ek gelir için yasaların dışına çıkan ve cezaevine düşen babalar, çocuklarını geride bırakıp sosyal medya üzerinden tanıştıkları insanlarla yeni hayata başlayan anneler…
Ekonomik kriz, ahlaki bir krize dönüşmüş durumda; aile kurumu derin yaralar alıyor. Çocuklar, ya suç dünyasına yöneliyor ya da bir kalabalık içinde kaybolup gidiyor.
Ben, anneliği son derece önemseyen bir kadınım. Oğlum için her şeyi göze alabilirim. Ancak bu duygularımın ötesinde, anneliğin toplumsal kökenlerini sorguluyorum. “Bir insanı tüm sorumluluklarla üstlenip büyütmek” neden kadınlara yükleniyor? Çocuk yetiştirmeyi kamusal bir görev olarak gören bir sistem hayal ediyorum; çalışan annelere yönelik, doğumdan ilköğretim çağına kadar sürecek destekleyici kreşler ve buna benzer yapılar…
Bugünkü durum ise tam tersi, oldukça distopik. TÜİK’in verilerinde okuma yazma oranlarının yüksek olduğu söyleniyor, ancak gerçekler farklı. Küçük yaşta evlendirilen çocuk kadınlar, henüz reşit olmadan birkaç çocuk doğurabiliyor. Bu durum, çocuk sahibi olmanın yanı sıra, engelli çocuklar gibi ek zorluklar da getiriyor. Sonuç olarak, bu kadınlar dışarıda yapabilecekleri tek şey sosyal medyadan bir şeyler aramak kalıyor.
Tüm bu koşullar altında, insanları kedi veya köpek sevgisi üzerinden eleştirmek, iktidarın gerçek gündeminden ne kadar uzak olduklarını gösteriyor. Aile ve annelik hakkında yapılan tartışmalar ise, toplumsal yaraların üzerini örtemez.